Zamanın Ruhunun Dayattığı Yalnızlığın Siyasi Dışavurumu – Yusuf Can

Sonbaharın renkleri içinde kendimi kaybetmeyi seviyorum. Kahvenin ve sarının tüm cümbüşü ile ortaya çıkan sakinliğin sokaklara dökülmesi keyfimi hep yerine getirmiştir. San Francisco’nun eski, sıkı sıkıya dizilmiş evlerinin arasından Baker sahiline giderken ağır ağır geçen sokakları izlemek ve sonunda Pasifik kıyısında, pek kimselerin uğramayı tercih etmediği o sahile gidip okyanusa bakmanın keyfini pek az şeyde buluyorum. Göç ettikten sonra geçen seneler içerisinde, şehrin aylar boyunca kaybolmayan buğusunda geleceği düşünmek için ziyadesiyle uygun bir bağlam yarattı o sahil. Aklımın bir tarafında ben, bir tarafında Yeni Dünya, bir tarafında ise Pasifik’e doğru bakıp, uzaklarda bir yerde gördüğümü hayal ettiğim Türkiye. İvme ile böyle bir zamanda, böyle bir ruh halinde karşılaştım. O zamana dek ABD’de çeşitli siyasi örgütler içinde bulunmuş, görev almış, aktivizm tecrübemi genişletmeye başlamıştım. Ne olduysa o zamanlarda oldu. Birkaç tesadüf sonrası, ben kendimi ne olduğunu, kimlerden oluştuğunu aslında çok da bilmediğim bir kalabalığın içinde buldum. Haksızlık etmek, kendimi edilgenleştirmek istemem. İçinde bulunmak istediğim için adım attım, işte bu yazı da o adımların nereye vardığına dair.
İvme’deki örgütlülük hali bir yandan da kişisel bir mesele. İnsanın sadece ülkesine, çevresine ya da dünyaya duyduğu kaygıdan da öte, her ne sebepten olursa olsun, hissettiği yalnızlığı, sosyalizasyon eksikliğini gidermek adına, kimi zaman, hatta çoğu zaman sessizce bekleyerek var olmaya çabaladığı bir alan, bir kolektif. Siyasi örgütlenme kültürü en iyi ihtimalle zayıf olan bir toplumun içinde, tüm eksikliklerine rağmen, az bulunan cinsten bir teşebbüs, bir iyi niyet birlikteliği. Elbette, siyasi kaygıların, gelecek endişesinin insanları örgütlülüğe itmesi kadar doğal bir durum olamaz. Ancak İvme için sadece siyasi hareket, sosyal hareket ya da aktivist örgütlenme demek yetersiz kalacaktır. Ömrü birkaç seneden daha geriye gitmeyen bu kolektifin, sadece siyasi yoldaşlık kaygısı güden bireylerden oluştuğunu varsaymak, iddia etmek, sadece yanlış değil, aynı zamanda haksızlık da olacaktır.
İvme, profesyonel olmak adına adımlar atmaya çalışmasına rağmen, en nihayetinde, biraz da zamanın ruhunun dayattığı yalnızlığın siyasi dışavurumu olarak da nitelendirilebilir. Bizler, İvme için emek ve vakit ortaya koyanlar, biraz da yaşadığımız zamanın kolektifleşememiş, bir olamamış, yurttaş olamamış insanlarıyız. Bir benzetme yapmak gerekirse, 20.yy’ın başında ABD’de içkinin yasak olduğu dönemlerde, Speakeasy isimli, loş ışıklı, sigara dumanı dolu ve referanslarla gizli gizli girilen, fısıldayarak konuşulan barlarda hayatın her alanına dokunan muhabbetleri paylaşan, hayatta kalmakla yetinmek istemeyen, yaşamın sadece var olmaktan ibaret olmadığını düşünen insanlar gibi, ışıklı ve yaldızlı vaatlerin aslında insanı birey olmaya değil, kimsesiz olmaya ittiği zamanların ümitvar kimseleriyiz.
Yersiz ya da romantik bir anlam yüklediğimi düşünmeyin. Şahsi tecrübemi kimselere dayatmak gayesinde değilim. Kendi adıma, siyasi kaygılarımı hiçbir zaman bireysel kaygılarımdan, endişelerimden ve sıkıntılarımdan ayırmadım. Ayırma ihtiyacı hissettiğim zamanlar olsa da bir eşikten sonra bunun aslında hatalı olacağına kanaat getirdim. Yaşadığım endişelerin, kaygıların, aslında bana ait olmadığını, birçokları ile gizliden gizliye paylaştığımı anladım. Edward Hopper’ın eserlerine bakmaya doyamasam da resmedilen o anların içinde yaşamanın beni sürükleyeceği nihilizmden korktum. İvme biraz da bu yüzden değerli benim için. Hopper korkularımsa eğer, İvme çaresiydi, korkulardan kaçmak değildi, yaraya bir merhemdi.
İlk adımları atanlar, bu kolektifi bir araya getirirken, eminim ki işlerin bu noktaya varacağını düşünmemişlerdi. Thomas Jefferson gibi köle sahibi bir adamın, emperyal Britanya’dan ayrılırken kaleme aldığı Bağımsızlık Bildirgesi’nde, beni de içten içe heyecanlandıran “her insan eşit yaratılmıştır” ifadesini kullanırken, günün birinde siyah bir insanın onun kurucularından biri olduğu devletin başına geçeceğini tahayyül ettiğini pek düşünmüyorum. İvme’nin gidişatı, akıbeti de buna benziyor biraz. Dönüşe dönüşe, kimi zaman yalpalayarak, yoluna devam ediyor. Kimisinin sesi gür ve iddialı çıkarken, kimisi ise dinlemekle yetiniyor, yetinmek zorunda kalıyor. Yetinmek zorunda kalmak istemese de, kim bilir, belki de çaresiz hissediyor. Belki dinlenmeyeceğini düşünüyor, belki kendi fikirlerini değersiz buluyor, belki de kalabalık içerisinde konuşmaktan çekiniyor. Herkesin sesinin eşit gürlükte çıktığı bir kalabalık hayal edemiyorum, etme ihtiyacı da hissetmiyorum. Kalabalıkların kanaatlerinin insan ilişkilerinin bir sonucu olarak, karmaşık bir ağ içerisinde, ikili ilişkilerin de etkili olduğu bir düzlemde yaratıldığını biliyorum. Öte yandan, İvme’nin belki de en değerli tarafı, sesini çıkarmak isteyene ses vermeye heyecan duyması olabilir. Teşvik ve cesaretlendirme ihtiyaç duyulan hamleler. Ancak günün sonunda, derdi olanı, derdini paylaşmaya zorlamanın da bir sınırı olabiliyor. Dolayısıyla eylemlilik, biraz da kişinin cesaretine, inisiyatif alabilmesine kalıyor.
Benim için İvme’ye dair en değerli gelişme, kurduğum insan ilişkilerinin tamamının bana bir şey katmış olması, beni dönüştürmesi ve en elzemi, beni daha iyi bir insan olmaya itmiş olması oldu desem yanlış olmaz. Kabul etmek gerekir ki, bunu biraz da ben istedim. Siyasi kaygılarım, dediğim gibi, bireysel kaygılarımdan çok da ayrı değil. İvme, benim gözümde, Türkiye gibi vasatlığın ana akım olduğu bir memlekette, kaygıları ortak, dünya ile kurdukları ilişkileri farklılaşsa da hayatın sadece var olmak olmadığının bilincinde olan, hem kişisel hem de evrensel hayalleri olan genç insanların, kendilerine itiraf edemeseler de, kimsesizlik ihtimalinden çekindikleri için toplaştıkları bir kolektif, bir platform, bir hareket. Yarına dair planlarım, planlarımız var ancak ne olur kestirmek güç. Sonu gelen bir dönemle doğamayan başka bir zamanın arasında sıkışmış, ziyadesiyle kızgın, birazcık da heyecanlı bir sabırsızlık içerisindeyiz. İvme bu sabırsızlığı biraz olsun yönlendirebilen, tahakküm altına altına alabilen yapısıyla en azından benim için ideal bir alan, bir kimseler bütünlüğü.
Okulunu okuduğum, iki farklı ülkede sokaktaki icrasını az çok tecrübe ettiğim siyasetin yetersiz kalışının bir parçası olmak beni yoruyor olsa da, gayemin, gayelerimizin uzun soluklu ve bir sonu olmayan bir uğraş olduğunu içselleştirmek, atacağımız en samimi adım olabilir diye düşünüyorum. Ne kendime ne de İvme’ye yersiz bir anlam atfetmek niyetinde olmasam da, doğrusunu söylemek gerekirse, heyecanımı kaybetmiş değilim. Bir aradayız, buradayız, devam ediyoruz. Devam etmekle yükümlüyüz. Sesini çıkarmak isteyenlerle el uzatmakla da yükümlüyüz, cesaretini toparlayamayanlara da. Kavganın, kaygının, kolektif yaşandığı kadar bireysel olduğunu da idrak etmek durumundayız. İvme’ye biraz da bu yüzden teşekkür etmek istiyorum sanırım. Bireysel korkularımı, toplumsal korkularımla beraber aşmama aracı olduğu için. Birey olmak adı altında kimsesiz olmanın bu denli övüldüğü bir zamanda, belki de fark etmeden, yan yana durmaktan neşe duyan insanların arasında bir özne olabilme fırsatına sahip olmanın değerinin bilinmesini istiyorum.




